Santa Marta ve Ciudad Perdida

Bogota’dan Santa Marta‘ya otobüs yolculuğu 18 ila 20 saat arası sürüyor. Bu sebeple saat öğleden sonra 3’te otobüsümüze yerleştik. Gece aşırı derecede açılmış klimanın yarattığı dondurucu soğukla beraber uyumaya başladık. Üstümde polar kazak, rüzgâr geçirmez mont ve yağmurluk vardı, Yine de bacaklarımın ve ellerimin donmasına engel olamadım. Neyse ki sabahın ilk ışıkları ile içeri dolmaya başlayan güneş ışınları bizi de ısıtmaya başladı. 19 saatlik yolculuğun sonunda Santa Marta’ya varmıştık. Bu arada Kolombiyalı bütün yolcular yanında battaniyeleri ile gelmişti. Klimanın bu kadar açılması anlaşılan herkesi donduruyor ama neden kimse bir şey demiyor bilemiyoruz. Santa Marta biraz fazla sıcaktı ama kemiklerimizin de ısınmaya ihtiyacı vardı. Santa Marta’da The Dreamer adlı hostele yerleştik. Otelimiz her ne kadar son derece temiz yataklara ve banyolara, güzel küçük bir havuza sahip olsa da ortak mutfağın kirliliği ve odaların pahalılığı bizi biraz zorladı. İkinci günümüzde Bahia Concha adli midye koyuna gittik. Oldukça kalabalık bir koydu ama yine de su güzeldi. Buraya ulaşmak kolay iş değil aslında. Oteller tur düzenliyor ama bizim bütçemiz bu turları kaldıramadığı için kendi başımıza gitmeye karar verdik. İki küçük otobüs (buseta) ve bir motosiklet taksi (kasksız ve korumasız) sonucu buraya vardık.

Santa Marta

Ve hayatımda duyduğum en yüksek sesli gök gürültüsü ile bir telaş otele dönmeye karar verdik. Otele vardığımızda sırılsıklamdık. Ama olsun bu maceralı yolculuk sayesinde otellerin düzenlediğinin yarı fiyatına plaja ulaşmayı başardık. Akşam Ciudad Perdida (Tayrona yerlilerinin kayıp şehri) trekking turunu ayarladık ve çantalarımızı yapmak için odamızı boyladık. Bu bir rehber eşliğinde yapacağımız 4 günlük bir trekking.

CIUDAD PERDIDA (3 gece 4 gün)

Birinci gün sabah 9:30’da hazır bir şekilde jeeplerin gelmesini beklemeye başladık. Bir saatlik bekleyiş sonrası gelen jeeplere yerleştik ve 3 saatlik araba yolculuğumuz başladı. Jeep’te bizden başka 2 alman çift, 2 Fransız gay kardeş bir de Hollandalı çift vardı. Tatlı bir sohbet sonrası başlangıç kasabası olan Machete Pelao köyüne vardık. Burada yürüyüşe başlamadan evvel öğle yemeği yedik. Machete Pelao köyü eskiden Mamey diye anılıyormuş. Bu oralarda yetişen bir ağacın da adıymış ayni zamanda. Zamanla köylülerin yakması ve yıkması sonucu bu ağaçtan neredeyse hiç kalmamış.

Ayni zamanda bu köylüler koyun barında buluşup whisky içmeye bayılırlarmış. Ama içtikçe de kavga ederlermiş. Her birinde machete denen büyük bıçaklardan bulunuyor. Köylüler kavga çıktıkça bu bıçaklarla birbirlerine saldırmaya başlamış. Birçok ölen ve yaralanan olmuş bu kavgalar sonucunda. Bu yüzden bir köy muhtarı bir gün demiş ki bu köyde mamey ağacından hiç kalmadı o yüzden hala bu adla anılmasının bir anlamı yok. Bu köyde en çok görülen şey kınından çıkabilmiş macheteler o yüzden bu köyün adinin kınsız machete anlamında Machete Pelao olarak değiştiriyorum demiş. Ayrıca bir gün köyün ileri gelen polislerinden biri eğer bir daha birbirinizi macheteler ile yaralarsanız ben de sizi ayni şekilde yaralarım diye köylüleri tehdit etmiş. Oldukça iri olan bu polisten korkan köylüler o günden itibaren sadece küçük yaralamalarla sorunları çözmeye başlamış. 🙂

Ciudad Perdida

Yürüyüşümüze tur rehberimiz Carlos, aşçımız Jonathan ve diğer jeepte bulunan iki İngiliz, bir İskoç, bir Hollandalı kız, 2 Fransız genç daha ve bizim jeepteki diğer elemanlarla beraber başladık. Daha yürüyüşün başında yağmaya başlayan yağmur aslında ne kadar zorlu bir günün bizi beklediğinin habercisiydi. Hepimiz bileklerimize kadar çamur içindeydik. Kaya kaya, ilerlemeye caliptik. Kimileri mücadele etmeyi bırakıp kayak yapmaya başladı, kimileri poposunun üstünden kalkamadı. Jotabe ve ben ikimizde düşmeden bu kısmı tamamlamayı başardık. Toplam 4 saatlik zorlu, ıslak ve çamurlu, inişli çekişli bir yürüyüşün ardından ilk kamp yerine vardık. Kamp açık havada bulunan hamaklar ve sinekliklerden oluşuyor. Üç tane de duş. Ben hemen koşup duşa girdim böylece çok sıra beklemedim. Duştan sonra akşam yemeğimizi, hayatımda yediğim en lezzetli balık, yedikten ve biraz sohbet ettikten sonra kedimizi uykuya bıraktık.

Ciudad PerdidaCiudad PerdidaCiudad PerdidaCiudad PerdidaCiudad Perdida

İkinci gün 6,5 saatlik bir trekking bizi bekliyordu. Sabah kalkıp bir gün evvelinden astığımız ama hiç kurumamış olan ıslak giysilerimizi üstümüze geçirdik. Yeni bir güne hazırdık. Leziz bir kahvaltı ettikten sonra saat 6’da yola koyulduk. İne çıka ve 56 yaşında olmasına rağmen deli bir hızla yürüyen Carlos’un önderliğinde yolumuza devam ettik. Arada meyve molası verdik. Öğle yemeği molası ve sonrasında gelen yürüyüş sonunda akşam kamp yerimize vardık. Vardığımızda sudan çıkmış balık gibi sırılsıklamdık. Saat 3 gibi her gün sağanak yağmur başlıyor ve hiç bir kurtuluşun olmuyor. Bu sefer kamp yeri çok kalabalık ve çok dardı. İki kişiye bir yatak düşüyordu ama yatağımız ıslaktı. Leziz bir akşam yemeği tatlı sohbetler eşliğinde sona erdi.

Ciudad PerdidaCiudad PerdidaCiudad Perdida

Yolda karşılaştığınız yerli halktan çocuklara tatlı bir şeyler vermek alışkanlık olmuş. Fotoğraf çekmeden önce izin almak gerekiyor. Bu Tayrona’li yerli halklar İspanyol işgalciler gelmeden evvel bu topraklarda yaşıyorlarmış. Bol bol altını ve değerli tasları olan bu halk huzur içinde hayatlarını devam ettirirken İspanyol kolonicilerin altınları keşfetmesi ile büyük bir yıkıma uğramış. Kolombiya’da bu yerli halkların özel hakları var. Mesela her ailenin kendi koka ağacı olabiliyor. Trekkinglerden gelen paranın bir kısmı bu insanların ihtiyaçlarına gidiyor. Kendi yasaları ve kendi ceza sistemleri var. Devlet pek karışmıyor. Bir ruhani bir politik olmak üzere iki tane şamanları var. Ruhani şaman en başları, o öldüğü zaman onun seçmiş olduğu politik lider ruhani lider pozisyonuna geçiyor ve başları o oluyor. Ruhani şamanın iki kadınla evlenme hakki var, diğer herkes tek bir eşe sahip olabiliyor. Bir de bu halkın sacları beyazlamıyor. Karşılaştığımız 80 yaşındaki ki kendisi en fazla 60 gösteriyordu, kadının bile saçında tek tel beyaz yoktu. Kadın erkek hepsi ayni elbiseyi giyiyor. Hepsinin saçı uzun. Kadınlar bir kolye takıyor erkeklerin ise çantası var. Bu şekilde cinsiyetlerini ayırabiliyorsunuz. Kendi gıdalarını kendileri üretiyorlar. Şehirden alet, machete falan almak dışında hiçbir şey almıyorlar.

Ciudad PerdidaCiudad PerdidaCiudad Perdida

Bazı bölgelerde nehirleri geçmemiz gerekti. Akıntı oldukça güçlü olduğu için zorlandığımız oldu. İki yaka arasına gerilmiş bir ipten tutunarak akıntıya kapılmamaya çalıştık. Neyse ki herkes başarıyla bu geçişleri tamamladı.

Üçüncü gün sabah 5’te 1000 senelik yerlilerin kayıp şehrine varmak için yola çıktık. Buraya ulaşmak için 1 saate yakın bir yürüyüş ve ardından 1200 basamak tırmanmamız gerekiyordu. Ama her türlü acıya değerdi.

Ciudad Perdida

Bu şehri inşa eden yerliler ormanın her yerine plajdan dağin zirvesine uzanan farklı farklı taştan yollar yapmış. Bu yollardan ayrıca farklı ailelerin evlerine de ulaşılıyor. Bu şehrin keşfine dair farklı hikâyeler var.

Bunlardan birine göre bir baba oğul maceraperest bu şehri ilk olarak keşfetmiş. Bu şehrin sahiplerinin altınlarının olduğunu bilen baba oğul mezarları bulup bunların içinden altınları çıkarmış. Çok fakirken birden zenginlesen bu aile diğer köylülerin de dikkatini çekmiş tabii. Onlarda bu zenginlikten pay almak istemişler.

Baba onlara sırrını anlatmış ve beraber altınları aramaya devam etmişler. Lakin baba altınların en iyilerini kendine ayırdığı için, diğerleri ondan rahatsız olmaya başlamış ve onu öldürme kararı almışlar, Adamın oğlunu da babanın yerine seni geçireceğiz diye ikna etmişler. Ama tabii babayı öldürdükten sonra çocuğu da öldürmüşler, Sonunda hepsi birbirine girmiş ve hepsi ölmüş. Yani bu zenginlikten kimse tam faydalanamamış. Yıllar sonra başka bir gezgin burayı tekrar keşfetmiş. Ama o devlete de haber vermiş ve bu günlere gelinmiş. Bazıları baba oğul hikâyesinin yalan olduğuna bazıları da doğru olduğuna inanıyor. Ayrıca henüz keşfedilmemiş başka kayıp şehirler ve tabii orada bulunan başka zenginlikler de varmış.

Ciudad PerdidaCiudad Perdida

Buraya kadar gelmişken ruhani şamanı ziyaret etmeden olmazdı tabii. Fotoğrafta da görüldüğü gibi şaman gayet mütevazı bir kişilik. Fotoğrafta elinde bulunan garip aletin adi poporo. 18 yaşına gelen her erkek çocuğuna bizzat şaman tarafından veriliyor. Küçük bir balkabağı ve bir çubuktan oluşuyor poporo. Bu aletin yanında saman ayrıca kurutulmuş koka yaprakları ve kurutulup dövülerek toz haline getirilmiş midye kabukları veriyor. Koka yaprakları sadece çiğneniyor ve ağzın sağ tarafında tutuluyor, yutulmuyor geri tükürülüyor. Ağızda bir süre koka yaprağını çiğneyen yerliler sonra çubuğu ağızda bu yapraklarla ıslatıyor ve ıslak çubuğu midye tozuna batırıyor. Daha sonra bu tozlu çubuğu balkabağına sürterek üzerinde kireçten bir katman oluşturmaya başlıyor. Bu katman aylar süren cabalar sonucu fotoğrafta görülen beyazımsı kısmı oluşturuyor. Bu kısım çok ağırlaşıp büyüdüğü zaman şaman tarafından yeni bir bal kabağı veriliyor, ama yerliler ilk popososunu asla atmıyor saklıyor, poporo sayesinde güçlü kuvvetli olduklarına inanıyorlar. Koka yaprağı zindelik, konsantrasyon ve enerji veriyor. Kadınlar sadece çay olarak kullanabilirken erkekler çiğneyerek tüketiyor. Ayrıca koka yaprakları sadece kadınlar tarafından toplanıyor ama işlenmesi ve kurutulması erkek tarafından yapılıyor. Samanin ağzının sağ tarafındaki şişlik orda biriktirdiği koka yapraklarından kaynaklanıyor. Ayrıca müzeleri gezerken orada gördüğümüz yerlilerin yaptığı insan figürlerinin de hepsinin sağ yanağı şişti.

Ciudad Perdida

Ciudad Perdida

Şamanı da ziyaret ettikten sonra tekrar aşağı indik ve 3- 4 saatlik bir yürüyüşle beraber dönüş başladı. 4.gün her gün olduğu gibi ıslak kıyafetlerimiz ve güzel bir kahvaltı ile başladı. Oldukça zorlu bir gündü. Yaklaşık 7 saatlik bir yürüyüştü ve bunun 2-3 saati yokuş yukarıydı. Çamurlar, kaygan kayalar geçilen nehirler ve sonunda başlangıç noktasına vardık. Bunu da fotoğraftaki görülen doğal havuzda biralarımızı içerek kutladık. Akşama doğru herkeste yavaş yavaş bir mide üşütme vakası bas göstermeye başladı.

Ciudad PerdidaCiudad Perdida

Santa Marta’ya dönüş

Bu sefer Santa Marta’da daha ucuz bir hostel ayırtmıştık. Arjantinli bir gencin işlettiği bu otel her ne kadar biraz piste olsa bu gencin aşırı yardımseverliği saygılılığı, sevecenliği ve güzel kahvaltıları sayesinde kendimizi iyi hissettiğimiz bir yere dönüştü. Geri döndüğümüz ilk gün akşam saat 8’de tur rehberimiz ve aşçımızla gece çıkmak üzere buluştuk. Grubumuzdan 4 Fransız, iki İngiliz bir de Hollandalı çift de geldi. Hep beraber rehberimizin bizi götürmek istediği bara gittik. Bu bar eski yaşlı fahişelerle, kamyon şoförlerinin beraber salsa yaptığı Tarantino filmlerinden çıkma bir mekândı. Sokak son derece issizdi sadece uyuşturucu satıcısı tipler, evsizler ve daha bir takım garip insanlar vardı. Yalnız başımıza olsak adım atmaya cesaret edemeyeceğimiz bu barda çok eğlendik. Aguardiente içtik, dans ettik güldük sok olduk. Hayatta çok az elimize geçebilecek bu şansı değerlendirdik. Sabah 2:30 gibi otelimize döndük ve kendimizi yatağa zor attık.

Santa Marta

Los Bambuchos

Santa Marta’daki son günümüz son derece sakin geçti. Biraz şehirde dolandık. Yemek yedik. Birileriyle sohbet ettik. Dinlendik. Ayrıca Cartagena’daki otelimizi ve oraya ulaşımımızı ayarladık.

Santa Marta

Bir sonraki durak güzel sömürge şehri Cartagena.

Bogota gezi noları

Bogota‘ya varır varmaz ilk işimiz biraz para bozdurup kendimizi bir taksiye atmak oldu. Çevremizdeki herkesin sürekli bizi uyarması ve biraz korkutması sonucu her zaman olduğumuzdan daha gergin bir şekilde ilk anlarımızı yaşamaya başladık. Kısa bir sürede bu gerginlik kendini tekrar rahatlığa bıraktı. Şehirden ilk izlenimim her tarafın grafitlilerle dolu olması. Neredeyse bos duvar bulmak imkânsız. Otelimize vardığımızda, La Candelaria‘da Swiss Hostel Martinik, bu şehrin dünyanın her hangi bir şehrinden pek de farkı olmadığına karar vermiştik. Ama otelimizin çalışanları sağ olsun içimize yine korku tohumları serpmeye başladılar. Elimize bir harita verip hangi sokaklara yaklaşmamamız gerektiğini, yanımıza az bir miktar para hariç hiçbir şey almamamız gerektiğini anlatmaya başladılar. Otele ise kilitli bulunan iki kapıdan geçerek girebiliyorduk. Otel odamız hücreden farksız olsa da, kısa bir sürede buna alıştık. Üstümüzde bulunan değerli her türlü şeyi odada kilitli çantalar içinde bırakarak iki paranoyak gibi şehri gezmek için ilk adımlarımızı dışarı attık. Biz sokaklarda dolandıkça farkında olmadan oralara gitmeyin dedikleri bazı bölgeleri çoktan tavaf ettiğimizi fark ettik. Hiç bir sorunla da karşılaşmadık.

Diğer günlerimizde turizm ofisi tarafından düzenlenen mini şehir yürüyüşü yaptık (bedava), altın müzesini gezdik (ülkenin en büyüğü ve oldukça etkileyici) ve daha lüks bazı bölgeleri dolaştık.

Bogota

Bogota

Transmilenio denilen metrobüslerle şehrin zengin bölgesine gittik ve buraların bizim Nişantaşı’mızdan pek de bir farkı yoktu. Hatta oradaki en çapulcu bizdik sanırım. Herkes elinde son model telefonlarıyla rahat rahat takılıyordu. Tek paranoyak biz miyiz neyiz?

Bogota

Son günümüzde Monserrata dağına çıktık teleferikle. Bu dağ 3150m yükseklikte ve zirvesinden şehre harika bir panoramik görüntü veriyor. Bu zirveye çıktığımızda Bogota’nın ne kadar büyük bir şehir olduğunu daha iyi anladık. 7,5 milyon insanın yaşadığı bu şehir İstanbul kadar olmasa da oldukça devasa.

Bogota

Bogota’da birçok müze var ve bunların çoğu ya bedava ya da çok uygun fiyata gezilebiliyor. Mesela son gün gezdiğimiz sanat müzesinde Picasso’dan Monet’ye, Schiele’den Botero‘ya birçok sanatçının eserlerini gezebildik. Oradan para müzesine geçtik. Hatta çıkışta bir de hatıra para verdiler.

Bogota

Bogota’da hava çok değişken. Şehir 2600m yükseklikte olduğu için genellikle serin. Hatta soğuk. Ama bazen güneş bir açıyor, sıcaktan insan boğuluyor. Hava değişiklikleri neredeyse 10 dakikada bir gerçekleşiyor. İnsani bayağı bir yorabiliyor.

Bogota’da birçok vejetaryen lokanta bulunuyor. Üstelik son derece de lezzetliler. Öğle yemekleri için en iyi yol “Almuerzo” denilen öğle menülerini almak. Fiyatlar genellikle 5000 ile 7000 (yaklaşık 5,5 ile 8 lira arası) Kolombiya pesosu arasında değişiyor. Menüde çorba, ana yemek ve içecek bulunuyor. Her yemekte kızarmış muz, fasulye ve pilav olmazsa olmazlardan. Porsiyonlar çok büyük, bitirmek zor.

İnsanlar çok yardımsever ve güler yüzlü. Bir şey sorduğumuzda yardım etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Şehir genelde akşamları uyanıyor. Herkes sokaklara çıkıyor. Müzik hep en yüksek volümde. Hayat sokaklarda akıyor.

Bir de Obleas denilen bizim kâğıt helvamıza benzer bir tatlı satıyorlar sokaklarda. Üstüne reçelinden karameline (Dulce de leche) değişik şeyler sürdürebiliyorsunuz. Süper lezzetli. Yaklaşık 1500 COP (1lira 70 kuruş). Tabii ki dilimlenmiş meyve satıcılarını unutmamalıyız. Her köşe başında ananas, papaya, mango, muz dilimlenmiş ağzımıza layık yenmeye hazır bizi bekliyor. Bir de sokak satıcılarının hemen hepsi eline eldiven takıyor. Çok hijyenikler. Bogota’dan sonra Santa Marta’ya gidiyoruz.