Popayan ve Ipiales

Popayan’a Salento’dan 5-6 saatlik bir otobüs yolculuğu ile ulaşılabiliyor. Popayan Ipiales’i saymazsak bizim Kolombiya’daki son durağımız. Popayan ’da ParkLife Hostel’de kaldık. Bu hostel eski bir kolonyal ev. Yüksek tavanları, büyük camları, renkli duvarları ve şirin kedisi Sushi ile gayet konforlu bir yer. Ayrıca otelimiz direkt ana meydandaydı ve odamızın penceresi katedrale bakıyordu. Popayan beyaz şehir olarak da adlandırılıyor. Bunun sebebi eski şehrin beyaz kolonyal evlerle dolu olması.

Popoyan

Odamızın manzarası.

Popoyan

Sağdaki ilk bina bizim hostel.

Popayan ’ ın tarihi merkezi oldukça küçük ama şirin. Popayan 1983 yılında büyük bir deprem yaşamış ve bu deprem sonucunda şehrin büyük bir kısmı yıkılmış. Birçok bina yeniden inşa edilmiş veya restore edilmiş. Morro tepesine çıkarak şehre kuşbakışı bakılabilir.

PopoyanPopoyan

Ata binmek isteyen?

PopoyanPopoyanPopoyan

İki tane beyaz olmayan bina.

Popoyan

Guarapo. Şeker kamışı ve limon ile hazırlanan soğuk içecek. Çok lezzetli ve ferahlatıcı.

PopoyanPopoyan

Ipiales için yola çıkmadan evvel sırt çantalarımızı içine koymak için büyük patates çuvalları almaya karar verdik. Okuduklarımız ve duyduklarımızdan yola çıkarak anladık ki Kolombiya sınırını karadan geçmek bazen bir takım riskleri beraberinde getirebiliyor. Bunlardan en büyüğü uyuşturucu. Bazen uyuşturucu kaçakçıları insanların bavullarına çaktırmadan uyuşturucu yerleştirerek bu şekilde mallarını sınırdan geçirmeye çalışıyorlar. Bu sebeple yakalanıp hapse girmiş birçok turist var. Bu riski ortadan kaldırmak için sırt çantalarımızı patates çuvallarına koymak ve ağzını iyice bağlamak istiyorduk. Bu şekilde hem çantalarımız kamufle olacaktı hem de içine bir şey sokmak zorlaşacaktı. Ayrıca çantalarımızın çalınma riskini de azaltmış oluyorduk. Kim patates çuvalı çalmak ister ki? Bu amaçla yerli halka nerden çuval bulabileceğimizi sormaya başladık. Tarifleri takip ede ede şehir merkezinden iyice uzaklaştık ve daha tehlikeli bölgelerde bulduk kendimizi. Daha fazla ilerlemeye korkarak bir bakkala sormaya karar verdik.

Bakkal birkaç blok ötede markette bulabileceğimizi ama ortamın tehlikeli olduğunu söyledi. Biz bir yandan hedefe bu kadar yaklaşmışken elimiz bos dönmek istemiyorduk ama öbür taraftan riske girmek istemiyorduk. Bakkal güvende olmamız için yanında çalışan 12 yaşındaki oğlunu bizimle gönderdi. Böylece yola koyulduk. Pablo bizi pazar yerine getirdi. Burası açıkta satılan etleri çıkarırsak bizim pazarları andırabilir. Sora sora sonunda çuvallarımızı bulduk. Ve Pablo ile beraber geri döndük ayrıca Pablo son derece konuşkan ve sevimli bir çocuk olduğu için zevkli bir yürüyüş oldu ve bu sayede turistlerin pek uğramadığı yerleri görmüş olduk.

Popoyan

Burada patates çuvalları ile kamufle olmuş sırt çantalarımızı görebiliriz. Harikalar değil mi?

Popayan’da son günümüzde erkenden kalktık ve Ipiales’e gitmek üzere yola çıktık. Ipiales Ekvador’a geçmeden evvelki son şehir.

Kolombiya Ekvador sınırını gece geçmek tavsiye edilmiyor. Ipiales’e gitmek 8 saat sürdüğü için sınıra vardığımızda çoktan gece olmuş oluyor. Bu sebeple gece bu küçük şehirde konaklayıp ertesi gün erkenden sınırı geçip Quito ‘ya ilerlemek planımızdı. Terminale vardığımızda saat sabah 8’idi lakin Ipiales’e giden ilk otobüs saat 10:30’daydi. Ondan evvel busetalar ile gitmek mümkündü ama busetalar oldukça küçük ve bizim bacaklarımız sığmıyor. 8 saatlik yolculuk bu küçük ve havasız minibüsler ile çok zorlu olduğu için 10:30’daki otobüsü beklemeye karar verdik. Popayan Ipiales yolu gerillalar tarafından çok kullanılan bir yol. Biz çok geçe kalmayız diye düşünmüştük ama vardığımızda saat 20:30’du ve bu ülkede sat 19’da hava kararmış oluyor. Yollar polis ve askerlerle dolu olduğu için kendimizi nispeten güvende hissettik. Neyse ki hiçbir sorunla karşılaşmadan sağ salim geceyi geçireceğimiz buz gibi soğuk otelimize vardık. Ertesi gün sabah erkenden kalkıp Ekvador’a geçeceğiz ve Quito’ya gideceğiz.

İşte bu şekilde Kolombiya sayfasını kapatmış olduk. Açıkçası ben Kolombiya’yı çok sevdim. Anlatılanların aksine hiç de korkutucu bir yani yoktu. Zamankimizin çoğunda kendimizi güvende hissettik. Kolombiyalılar hep çok yardımsever ve güler yüzlüydü. Ayrıca Kolombiyalılar çok dürüst insanlardı. Hiçbir zaman aldatıldığımızı hissetmedik. Yerli halka uyguladıkları fiyatların aynisini bize uyguladılar. Bu turist bunu kazıklayalım diye bir düşünceleri yok. Otobüslerin çoğunda wifi var. Yediğimiz en iyi yemeklerden biri Arepa con queso idi. Ayrıca Kolombiyalı kadınların hepsinin devasa göğüsleri ve popoları var. Ama büyük Türk poposundan farkı onlarınki kalkık popo. Ayrıca dekolte giyinmeyi seviyorlar. Ama genelde göğüs ve sırt dekoltesi. Altlarına hava ne kadar sıcak olursa olsun genelde kot pantolon giyiyorlar. Erkekler de hep uzun pantolon giyiyor. Hemen hemen bütün kadınlar manikür yaptırıyor. Avrupalılara oranla kısa boylular. Bu sebeple hemen her ortamda bizim oralı olmadığımız kolayca anlaşılabiliyor. Biz Kolombiya’da çok güzel vakit geçirdik ve eminim ki bu ülkeyi çok özleyeceğiz. Sırada Ekvador macerası…

Kolombiya ve biraz tarih biraz politika

Kolombiya bölgesi, 1500’lu yıllardan başlayarak İspanya’nın Amerika’yı keşfetmesi ile sömürge haline gelmiş. Özellikle “El Dorado”, altın şehir arayışı sömürgecilerin bu bölgeye hücum etmesine sebep olmuş. Bugünün Kolombiya’sı Venezuela ile beraber Yeni Granada bölgesi olarak adlandırılmış. Bu süreçte yerli halk sömürgeci milletlerin bölgeye getirdiği bazı hastalıklar sebebiyle özellikle çiçek hastalığı nüfusunun büyük bir bölümünü kaybetmiş. İnsan sayısının azalması sonucu, Afrika’dan köleler getirilmiş, İspanya’dan getirilen aileler burada çiftliklere yerleştirilmiş. Bugün Kolombiya halkına baktığımızda birçok ırkın karışımı olduklarını görebiliriz.

imageimage

Sömürgecilik süresince birçok ayaklanma olmuş ama İspanyollar tarafından kolaylıkla bastırılmış. Ta ki 1810 yılında Simon Bolivar  ve Francisco de Paula Santander tarafından başlatılan son ayaklanmaya kadar. İlk olarak bugünkü Haiti bölgesi bağımsızlığına kavuşmuş. Venezuela doğumlu Simon Bolivar sonunda Venezuela, Kolombiya, Panama ve Ekvador bölgesini İspanyol himayesinden kurtarıp Kolombiya Cumhuriyetini kurmuş.

Daha sonra Venezuela ve Ekvador da bağımsızlıklarını ilan edip ayrılmış. 1886’da Kolombiya bugünkü halini almış. Kolombiya’da Simon Bolivar’ın önemi büyük. Neredeyse bütün şehirlerde bir Bolivar Meydanı bulunuyor ve bu meydanda bir Bolivar büstü oluyor. Tıpkı biz de Atatürk’ün sahip olduğu yer gibi.

image

Kolombiya yakın tarihinde üç önemli dönüm noktası var. Birincisi 1948 yılı, ikincisi 1990’lar ve son olarak 2002.

Kolombiya 1940 ila 1950 yılları arasında La Violencia diye adlandırılan çok kanlı bir iç savaş dönemi yaşamış. İki güçlü parti, sağ ve liberal parti, arasında süregelen bu savaş sadece politikacılar arasında kalmamış halk arasında da kanlı bir savaşa dönüşmüş. Özellikle 1948 yılında liberal parti lideri Jorge Eliecer Gaitan’ın hala kim tarafından yapıldığı tam olarak kanıtlanamamış ölümü, liberal partililerin ayaklanmasına ve sağ partilileri öldürmeye başlamasına sebep olmuş. Sağ partililerde bos durmamış tabii onlarda liberal partilileri öldürmeye başlamış. Bu şekilde çok kanlı bir dönem yasanmış ve 180.000 Kolombiyalının ölümüyle sonuçlanmış. Sonunda liberal parti ve sağ parti bir anlaşmaya varmış. Anlaşmaya göre devirli başbakanlık fikrine uyulacakmış. Yani 4 sene liberal parti, 4 sene sağ parti başkanlık yapmaya başlamış ve bu şekilde 16 yıl devam etmişler ama tabii bunun çok da iyi bir fikir olmadığı anlaşılmış sonunda. Çünkü bu sistem sayesinde demokrasi diye bir şey kalmamış. Halkın oy vermesi anlamsızlaşmış çünkü sırada hangi parti varsa onun başkanlık yapacağı kesin olmuş. Bu sistemin yetersizliği sonucunda sol görüşlü gerilla grupları oluşmaya başlamış. Bunlardan en güçlüsü ve bilineni FARC. Sağ taraftarda paramilitarist grup oluşmuş. Sonuç olarak halk gerilla, paramilitarist grup ve devlet güçlerinin savaşı altında yasamaya başlamış. Bu dönemde birçok insan özellikle zengin çocukları bu gruplar tarafından kaçırılmış.

Bu üç grubun savaşı 1990’lı yıllarda uyuşturucu kartellerinin devreye girmesi ile en kanlı dönemine başlamış. Uyuşturucu kartelleri gerilla ve paramilitarist gruplara koka tarlalarını koruma karşılığında bol miktarda para vermiş. Bu sayede bu yasal olmayan örgütler güçlü silahlara kavuşmuş. Tarla etraflarına ve kendi bölgelerine mayınlar döşemeye başlamış. Bu şekilde Kolombiya yeni bir kanlı döneme girmiş.

Uyuşturucu kartelleri özellikle Medellin’de Pablo Escobar ve Cali’de Rodríguez Orejuela kardeşler birçok adam öldürme ve kaçırma suçlarının da içinde bulunmuş tabii. Bu kadar dindar olan bir halk peki nasıl bu kadar çok tetikçi yetiştirmiş. Tetikçiler adam öldürmeden evvel kiliseye gidip dua edermiş. Meryem ana ben bu adamı vurmakla görevliyim ama sen eğer bu adamın ölmesini istemiyorsan, ben tetiği çektikten sonra sen mermiyi başka tarafa yönlendirirsin, ben tetiği ne kadar çekersem çekeyim her seferinde ıskalamamı sağlarsın yok eğer bunu yapmazsan ben değil sen ölmesine karar vermişsin demektir diye dua ederlermiş. Bu sayede vicdanlarını temiz tutmaya ve kendilerini hala cennetlik görmeye çalışırlarmış. Zaten hala Kolombiyalılar “günah” islemeden evvel mesela fahişeler ile sevişmeden evvel ve sonrasında kiliseye gidip günah çıkarıyorlarmış. Bu yüzden kiliselerin yanında fahişeler işe çıkıyorlar. Onlarda bu şekilde müşterilerinin işlerini kolaylaştırıyor sanırım. Bu arada Pablo Escobar 1993 yılında hükümet tarafından öldürülmüş.

Medellin

Bu zorlu dönemler 2002 yılında Alvaro Uribe hükümetinin aldığı yüksek güvenlik önlemleri ile durulmaya başlamış. Her tarafa yerleştirilen asker ve polisler sayesinde kaçırılmalar azalmaya başlamış, şiddet olayları düşmüş, uyuşturucu üretimi de azalmaya başlamış.

Bu son 12 senelik dönemde Kolombiya’da güvenlik son derece artmış. Bu sayede biz bugün buraları gezebiliyoruz. Bazıları Uribe’yi sağladığı güvenli ortam sebebiyle çok sevse de bazıları da birçok insan haklarını ihmal ettiği düşüncesinde. Mesela anlaşılmış ki birçok sivil, askerler tarafından öldürülüp gerilla gibi giydirilerek bakın ne kadar çok gerilla oldurduk diye fiyaka yapmak amaçlı kullanılmış. Her ne kadar Uribe bu olaylar hakkında bilgisi olmadığını iddia etse de buna inanıp inanmamak bize kalmış.

İşte bu şekilde bugünümüze geldik. Bu arada FARC 2012 yılında barış kararı aldığını açıklamıştı lakin görülen o ki küçük küçük yeniden ses çıkarmaya başlamışlar.

Medellin

Salento,Zona Cafeteria ve Cocora Vadisi

Medellin’den sabah erkenden ayrılarak otobüsle Armenia’ya gitmek üzere yola çıktık. Salento‘ya direkt vesait yok. Armenia’ya gidip buradan buseta ile Salento’ya devam edilebilir. Salento kahve bölgesi olarak adlandırılan bölgenin en önemli şehri.

Salento küçücük bir köy, İspanyollardan kalan evlerin bulunduğu, bir tane merkezi, güzel lokanta ve kafeleri bulunan doğanın içinde, kahve çekirdeği tarlalarının bulunduğu bir yer. Burada Posada Martha Tolima diye misafirhane tarzında bir yerde kaldık. Posadalar aslen yerli halkın evlerindeki odaları günübirlik otel gibi kiraya vermesi. Bir nevi onlarla beraber yaşıyorsunuz. Sanırım bu odada bulunduğumuz en temiz odalardan biriydi. Gayet şirin ve konforluydu. Televizyon ve internet vardı ayrıca kahvaltı da ücrete dâhildi. Köy meydanına da iki dakikada yürünüyor. Zaten köyün içinde her yere iki dakikada yürünüyor. :)Aslında planımız 3 gece burada kalmaktı ama köy o kadar tatiliydi ki 4 gece kalmaya karar verdik.

Salento

Calle Real gece vakti. Bu sokakta dükkânlar, barlar ve restoranlar var. Ayrıca köyün ana caddesi diyebiliriz.

Salento

Kolombiya köyleri hep rengârenk boyalı.

Salento

Köy kilisesi.

Salento

Köy meydanı.

Salento

Şirin bir lokanta ama burada hiç yemedik. Yemekleri nasıldır bilemiyoruz.

Salento

Rengârenk köy evleri.

Salento

La calle Real gündüz, yolun sonunda basamakları çıkınca, köye güzel bir kuşbakışı atmak mümkün.

İlk gün kahve üretim çitliklerinden birini gezdik. Yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir yürüyüş sonunda Don Elias’ın çiftliğine varılıyor. Burada yaklaşık 1 saat süren ve kahvenin toplanmasından işlenmesine kadar gecen sürecin anlatıldığı bir tura katılmak mümkün. Bu tur adam başı 6000 COP yani yaklaşık 6 lira.

Don Elias ile kısa bir sohbetin ardından torunu Carlos ile turumuza başladık. Bu çiftlikte iki tür kahve yetiştiriliyor. Arap kahvesi ve Kolombiya kahvesi. İki türün bitkisi de çekirdekleri de tadı da işlenmesi de birbiriyle ayni. Aradaki tek fark Arap kahvesinin olgunlaşmış meyvesi kırmızı renkli iken Kolombiya kahvesinin sarı renkli. Bunun haricinde bütün özellikleri aynı.

Kahve bitkisi sıcak ortamları ve bol suyu seviyor. Kahve bitkisi yaklaşık 20 sene yaşıyor ama 17 yaşından sonra verdiği çekirdeğin kalitesi düşmeye başlıyor. Ayrıca yaklaşık her beş yılda bir budanması gerekiyor. Budandıktan sonra bir sene meyve vermiyor. Ömrünün ilk iki senesi de meyve vermiyor. Bu organik tarım yapan çiftlikte bitkiyi sekiz sene sonra buduyorlarmış, 16 yaşından sonra da tamamen kesip atıyorlarmış.

Kahve bitkilerinin etrafında hep muz ağaçları ekili. Bunun sebebi muz ağacının büyük yapraklarının güzel gölgelik oluşturması. Ayrıca muz ağacı da bir kere meyve veriyormuş ondan sonra işi bitiyormuş. Ayrıca avokado ağaçları da ekili, bunlar da yine hem gölge yapıyor, hem fazla suyu emiyor hem de avokado bitkisi güzel gübre oluyormuş. Organik tarım yaptıkları için gübre olarak bu tarz şeyler kullanıyorlar ayrıca hiçbir şekilde ilaçlama yapmıyorlar. Bitkileri böceklerden korumak için etraflarına ananas bitkisi ekiyorlar. Bu bitki böcekleri çekiyor bu şekilde kahve ağacını koruyor. Ayrıca böcekler en son ananasın meyvesine gidiyormuş. Öncelikle dallarına yapraklarına gidiyorlarmış. Çiftlik sahipleri de böceklerin aklına gelmeden meyvesini yiyorlarmış.

Kahve meyveleri toplandıktan sonra ilk önce manuel çalışan bir makina yardımı ile kabuklarından ayrılıyor. Sonra bir gün boyunca bekletiliyor. Bu bir gün içinde fermantasyon sayesinde meyvelerin tatlı kısmı gidiyormuş. Daha sonra çekirdekler 10 gün kadar güneş altında kurutuluyor. Her gün düzenli olarak karıştırılıyorlar ki her taraflarına güneş ışığı gelsin. 10 gün sonunda gene manuel çalışan bir makina yardımı ile çekirdekler üstlerindeki ince zardan ayrılıyor. Daha sonra kavurma işlemi başlıyor. Çekirdekler 1 kg’lık kaplarda 1 saat boyunca kavruluyor. Kavrulma işlemi bittiğinde çekirdekler çekilmeye ve kahve yapmaya hazır oluyor. Turun sonunda biz de kahvelerinin tadına baktık. Açıkçası öğütülmüş kahve şahane de koksa kahvenin tadı çok kötüydü. Bu Kolombiya’da çok olan bir durum. Sanırım bu kadar kahve üreten ve ihraç eden ülkede kahve yapmayı pek bilmiyorlar.

Salento

Çiftliğe giden yolun başlangıcı.

Salento

Kahve bitkileriyle çevrili bir çiftlik.

Salento

Don Elias’ın çiftliği muz ağaçları ile dolu.

Salento

Kahve bitkisi. Meyveler henüz olgunlaşmadığı için yeşil.

Salento

Burada meyveleri kabuklarından ayırıyorum.

Salento

Burada da Jotabe çekirdekleri çekiyor.

İkinci gün erkenden kalktık. Cocora vadisinde trekking yapmak istiyorduk. Sabah 7:30 da bir jeep’e bindik ve Cocora vadisine doğru yola çıktık. Burada palmiye ormanları arasında ve sinek kuşu veya kalibri olarak adlandırılan kuşların koruma alanınındı olduğu bölgede 4 saatlik bir trekking yapmak mümkün. Ayrıca 3000 metre yükseğe çıkarak şahane bir vadi manzarasının tadı çıkarılabilir. Ama buraya giden yol kolay değil, hem dik yokusun verdiği yorgunluk hem de yükseklikten dolayı azalan oksijen miktarı insani biraz zorlayabiliyor. Gerçi biz yine de jet hızıyla bu yürüyüşü tamamladık. Bu kadar hızlı gitmemizin sebebi saat 12:30’daki jeepe binmek istememizdi. Bir sonraki jeep saat 3’teydi. Bazen çamurlu, bazen dik, bazen nehirlerle çevrili, palmiye ağaçlarının gölgesindeki bu yürüyüş gerçekten de güzeldi. Yolda bol bol inekle karşılaştık. Kolombiya inekleri İsviçre ineklerinden kat kat daha güzel. Çok güzel renkleri ve benek desenleri var. Akşam Ciudad Perdida trekkinginde tanıştığımız alman çiftle yemeğe gittik. Açıkçası bu çiftle gittiğimiz her şehirde tekrar karşılaştık. Sanırım Kolombiya o kadar da büyük değil. 🙂

SalentoSalento

Vadiye gitmek için bindiğimiz jeepler. 6+ kişi binebiliyor.

Salento

Bazen köprüler biraz dardı…

Salento

Dikkatli bakan gözler sinek kuşlarını görebilir. Öpüşüyorlar.

Salento

3000 metrede sislerin arasında şirin bir ev.

Salento

Salento

Inekler ve mutluluk…

Salento

Bu bölgeye has Las Palmas de Cera adli palmiye ağaçları.

Üçüncü gün ata binmeye karar verdik. Yaklaşık 4 saatlik bir turla güzel bir şelaleye gidip geri dönülüyor. Ben gayet masum bir tur olacağını düşünerek Jotabe’yi ikna ettim. Aslında o pek de meraklı değildi. Tabii ben de bizi nelerin beklediğini tam olarak bilmiyordum.

Sabah erkenden rehberimiz Carlos, evet bu 3.rehberimiz ve hepsinin adi Carlos’tu ve 3 İngiliz turist (bir çift ve oğlanın annesi) bizi atlarımızla beraber otelden almaya geldi. Ben tıngır mıngır bir gün geçireceğimizi sanırken, kısa bir süre sonra gerçekle yüzleştim ve neredeyse bu ise kalkıştığımıza pişman oldum. Çamurlarla kaplı, taşlarla bezeli, daracık patikalarda yokuş aşağı atlarla inmemiz gerekiyordu. Her adımda atların ayakları kayıyordu, taslara takılıyorlar, birbirlerine tosluyorlardı. Herkesin gerildiği bu iniş sonunda biraz düzlüğe vardık ve atlarımızı dörtnala sürerek şelaleye vardık. Buz gibi soğuk olan şelalede ancak ayaklarımızı ıslatabildik.

Dönüşümüz de ayni yoldandı. Yokuş yukarı bu çamurda çıkarken atlarımız bayağı bir terledi ben de onlara acıyarak vicdan azabı çektim. Gerçi atlar fiziksel olarak iyi durumdaydı, besili ve güçlüydüler ama yine de üzüldüm bu zor isi yaptıkları için. Neyse ki turu sağ salim tamamlamayı başardık.

SalentoBen ve çılgın kızım Pandora.

Salento

Buz gibi sulu şelale.

Son gece aşağıda resmi görülen otobüsle Arjantin’den seyahat eden bir grup genç köy meydanında bedava sinema gösterisi yaptık.

Salento

Salento ikimizin de çok hoşuna gitti. Sakinliği, güvenliği, insanları, evleri, doğası her şeyi çok güzeldi. Bu küçük köyü bayağı bir özleyeceğiz.

Sırada Popayan var…

Pablo Escobar’ın şehri Medellin

Cartagena’dan otobüsle Medellin‘e aslında 12-13 saatlik bir yolculuk. Gece 9’da bindiğimiz otobüsün sabah 10’da Medellin’e varması gerekiyor. Ama tabii burası Kolombiya. Her şey planlandığı gibi gitmiyor.

Sabah 7 civarında otobüsümüz birden durdu. Bize otobüsten inebileceğimizi, bir süre burada duracağımızı söylediler. Önümüzde iki tip trafik sıkışıklığı vardı. Birincisi toprak kayması sonucu oluşan sıkışıklık, ikincisi ise gerillaların yol açtığı sıkışıklık. FARC gerillaları gece bir tırı durdurmuş, şoföre araçtan inmesini söylemiş ve sonrasında hem aracı hem yolu ateşe vermişler. Bu yüzden yol kullanılamaz haldeymiş. Bu arada Kolombiya’da şehirlerarası otoban dediğimiz yol, tek şeritli dağ yolları. Dolayısıyla yolun kapatılması demek, saatlerce beklemek demek. Bize de olan buydu. Yaklaşık 7 saat küçük bir köyde yolun temizlenmesini ve tekrar trafiğe açılmasını bekledik. Açıkçası biraz ilerimizde böyle bir olayın olmuş olması bizi biraz ürküttü. Ama şoförümüz insanlara zarar vermediklerini sadece biraz ses yapmak istediklerini söyleyerek bizi rahatlattı. Gerçekten ertesi gün gazetelerden okuduğumuz kadarıyla ölen ya da yaralanan olmamıştı.

Neyse bu olay sonucu bizim Medellin’e varisimiz akşam 9’u buldu. Yani 24 saatimiz bir otobüste geçti. Otele vardığımızda ikimizde çok yorgunduk ve ben hala hastaydım. Trekkingden beri hala kendime gelememiştim. O son suyu içmeyecektim 🙂 Neyse ki odamızın güzelliğini görünce bir nebze de olsa sevindik ve rahatladık.

Ertesi sabah Medellin şehir merkezinin gezildiği bedava yürüyüş turuna katılmaya karar verdik. Yaklaşık 4 saatlik bir yürüyüşle Medellin’i gezip, tarihi hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. Ve bu tur sadece bahşiş üzerine kurulu.

Medellin

Medellin bir evvelki postta anlattığım gibi 2002 yılına kadar uyuşturucu patronu Pablo Escobar‘ın da yaşadığı dünyanın en tehlikeli şehriymiş. Ama artık bu durum değişmiş. 2013 yılında Medellin dünyanın inovasyon şehri seçilmiş. Gerçekten de bu şehir bizim çok hoşumuza gitti. Bu eskinin çok tehlikeli şehri 12 senelik bir süreçte çok modern, güler yüzlü insanlarla dolu, güvenli bir şehre dönüşmüş. Ayrıca Medellin’in paisa olarak adlandırılan halkı bu şehirle gurur duyuyor. Özellikle de metrosu ile. Kolombiya’nın tek metrosuna sahip bu şehir, metro sayesinde bambaşka bir havaya kavuşmuş. Diğer şehirlerden gelen Kolombiyalılar metroda fotoğraf bile çektiriyor. Önemi bu kadar büyük. Ayrıca metroda giderken sürekli anonslar ile adab-i muaşeret dersleri veriliyor halka. Metro bir kültür yuvası gibi. Öksürürken ağzımızı kapatmaktan tutun, çantalarımız ve torbalarımızla diğer insanlara rahatsızlık vermememiz gerektiğine kadar birçok davranış kuralları insanlara hatırlatılıyor. Keşke İstanbul’da da bu uygulama başlasa. Bence Kolombiyalılardan daha çok ihtiyacımız var.

Medellin

Bir de metro yerin altından değil üstünden gidiyor. Bu sayede şehri de görmek mümkün oluyor.

Medellin birçok farklı bölgeden oluşuyor. Kuzey bölgesi üniversitenin, botanik bahçesinin ve inovasyon merkezinin bulunduğu bölge. Botanik bahçesi gerçekten de çok güzeldi. Burada ayrıca devasa iguanalar da görmek mümkün.

Medellin

Diğer güzel bir bölgesi Poblado bölgesi. Bu sakin bölgede restoranlar, barlar, alışveriş merkezleri ve hosteller bulmak mümkün. Biz de bu bölgede kaldık. Aşağıdaki fotoğraf en büyük alışveriş merkezinden. Biz varmadan birkaç gün evvel çiçek festivalini kutladıkları için, çiçeklerle kaplı zemini.

Medellin

Ve tabii Santa Domingo bölgesi. Burası eskiden uyuşturucu kartellerinin kontrolünde olan gecekondu bölgesi. Ama artık burası da gelişmeye başlamış. Çünkü buraya tele kabin ve metroyla ulaşım getirip şehrin kalanına bağlamışlar. Ayrıca devlet burada içinde tiyatrolar, bilgisayarlar, değişik kurs imkânları da bulunan büyük bir kütüphane açarak, yoksul gençlere uyuşturucudan ve mafyadan başka çözümlerin de olduğunu göstermiş.

İlk vardığımızda etrafta dolaşmaya biraz korktuk ama metrodaki polis korkulacak bir şey olmadığını söyleyince gezmeye karar verdik. Öncelikle kütüphaneyi gezdik, herkes çok sıcak ve güler yüzlüydü. Jotabe ayrıca öğle yemeği yedi burada. Ben hastalığımın verdiği iştahsızlık dolayısıyla bir şey yiyemedim. Biraz dolanıp foto çektikten sonra, geri döndük.

Medellin

90’larin uyuşturucu kartelinin bölgesi.

Medellin

Santo Domingo görüldüğü gibi oldukça büyük bir bölge.

Şehir merkezini rehberle beraber gezdik dediğim gibi. Bu sayede birçok şey öğrenmiş olduk.

Medellin

Devlet binalarının bulunduğu meydan.

Meydanin ortasında Rodrigo Arenas Betancourt tarafından yapılmış eser bulunuyor. Bu sanatçı bu eserinde Paisalarin dününden bugününe gelişimini göstermiş. Ayrıca bu sanatçı her hikâyenin bir sonu olduğuna inandığı gibi her eserin de bir sonu olduğuna inanıyormuş. Bu yüzden eserlerini hep ölümle bitiriyormuş.

MedellinMedellinMedellin

Üstteki iki fotoğraf ışıklar meydanından. Eskiden şehrin en tehlikeli yerlerinden biri olan, uyuşturucu bağımlıları, evsizler ve fahişlere ev sahipliği yapan bu meydan daha sonradan tamamen temizlenmiş ve bu ışıklı direklerin konduğu meydan haline getirilmiş. Bu şekilde umudu sembolize ediyor. Burada yasayan suçlularda hapse gönderilmiş, evsizler ise önceden açılan yurtlara yerleştirilmiş.

Medellin

Eskinin adalet sarayı buğunun Araplar tarafından satın alinmiş alışveriş merkezi.

Medellin

Fotoğrafta görülmese de önünde fahişelerin işe çıktığı kilise.

Medellin

Minuto 200. Dakikası 200 COP’den telefon edebilirsiniz. Her köşe başında görülen bu adamlar veya kadınlar ellerindeki cep telefonlarından dakikası 200 veya bazen 150 COP’den telefon görüşmesi yapmanıza olanak sağlıyorlar.

Medellin

Botero’nun kedisi ve ben. Botero meydani olarak adlandırılan bu meydana Botero tanesi 2 milyon doları bulan birçok eserini armağan etmiş.

Guatape köyünü günübirlik ziyaret

Medellin’den otobüsle iki saat uzaklıkta rengârenk ve şirin Guatape köyünü ziyaret etmek mümkün. Bu köy birçok gölün bulunduğu kanalların aktığı bir alanda bulunuyor. Köye varmadan biraz evvel La Piedra (Tas) adli büyük kayaya tırmanarak bu göller bölgesine kuşbakışı bakılabilir. Ama önce 740 basamak çıkmak gerekiyor.

Medellin

Manzarası şahane La Piedra.

Medellin

Asansör yok, tabana kuvvet.

Medellin

Ve muhteşem manzara.

Medellin

Fotoğraf karemizde bulunmayı çok isteyen neşeli Kolombiyalılar.

Guatape köyünü 30 dakikada yürüyerek gezmek mümkün. Bütün evler rengârenk boyanmış değişik desenlerle süslenmiş. Bir tane merkezi ve burada bulunan şirin bir kilisesi var. Köy bir golün kıyısında bulunuyor. Bu küçücük şehirde o kadar çok hayat var ki insan şaşırıyor.

MedellinMedellinMedellinMedellinMedellinMedellinMedellin

Bu seferlik de bu kadar. Bir sonraki durak kahve bölgesi Salento…

Rengarenk Cartagena de Indias

Santa Marta’dan Cartagena de Indias’a 5 saatlik bir otobüs yolculuğuyla ulaşılabiliyor. Bu sefer kapıdan kapıya otobüs hizmeti veren bir firmayla gitmeye karar verdik. Fiyatlar diğer otobüs fiyatları ile ayniydi. Gayet rahat bir yolculuk sonrası Cartagena’ya ulaştık. Cartagena’nın havası oldukça sıcak ve nemli. Bizim şansımıza arada yağmur yağdı ve biz çok da fazla bunalmadık. Mimari olarak çok tatlı pasta gibi bir şehir. Eski İspanyol koloni evleri aynen korunmuş. Küçük sokaklar, rengârenk binalar, bir sürü lokanta ve kafe. Cartagena bizim için bir çeşit dinlenme oldu. Ciudad Perdida’nın yarattığı yorgunluğu burada iyice dinlenerek atlattık.

Cartagena eski şehrinin etrafı İstanbul gibi surlarla çevrili. Bu sefer amaç şehri korsanlardan korumak. İspanyollar tarafından yapılan bu surlar ve San Felipe kalesi sayesinde Cartagena şehri bir daha korsan işgallerine yenik düşmemiş. Surların hemen hemen tamamı korunmuş. Hatta üstünde yürüyerek eski şehri çevrelemek mümkün.

Cartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de Indias

Fotoğraflarda da görüldüğü gibi evlerin çoğu korunmuş ve restore edilmiş. Çiçeklerle bezenmiş, rengârenk boyanmış. Tadından yenmiyor. Bir de havası biraz daha serin olsa tam yaşanacak yer.

Cartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de Indias

Ayrıca eski şehirde gerçekten pahalı restoranlar, lüks mağazalar bulmak mümkün. Pahalı derken İsviçre standardında pahalı. Biz açıkçası yiyemedik oralarda. Yiyenlere afiyet olsun.

Cartagena de IndiasCartagena de Indias

Bu fotoğrafta şekerciler köşesinden. Surların hemen karşısında, çeşit çeşit tatlı ve seker satan yan yana dizilmiş stantlar var.

Cartagena de Indias

Alttaki fotoğraf ise Kolombiya’da her köşe başında görebileceğiniz Arepa con Queso’cu. Mısır unuyla yapılmış, içi peynir doldurulmuş bir tür ekmek.

Cartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de Indias

Sokaklarda birçok tenekeden, metalden yapılma değişik sokak satıcılarını veya zanaatkârları betimleyen sanat eserleri var.

Cartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de Indias

Bazen insanın berbere değil de sadece bir berber dükkânına ihtiyacı olabilir. Kesme ve tras isini kendi kendine de yapabilir insan.

Daha evvel dediğim gibi hayat geceleri başlıyor. Havalar biraz serinleyince insanlar kedini sokaklara atıyor. Zaten Kolombiyalılar kavgayı da, aşkı da, sevinci de hüznü de sokakta yaşamayı tercih ediyor.

Akşamları Plaza de la Trinidad (Trinidad meydanında) içkisini alan buluşuyor. Restoran ve barlar da mevcut ama istersen sadece meydandaki banklarda da keyfine bakabilir, sokak satıcılarından gıdanı, bakkaldan da alkolünü temin edebilirsin. Turisti, yerlisi herkes hep beraber bu meydanda toplanıyor.  Fotoğrafta henüz toplanmaya başlıyorlar. Gecenin ilerleyen vakitlerinde yer bulmak mümkün olmuyor.

Cartagena de Indias

Bir günü de yeni şehir Bocagrande’de (Koca ağız) geçirmeye karar verdik. Burası genelde yüksek beyaz binalar ve otellerle dolu. Hafiften bir Miami havası var gibi. Kumsalı sakin. Ya da biz sakin bir köşesini bulmayı başardık. Bana Kumburgaz sahilini anımsattı. Denizi sakin, uzun bir süre sığ, soğuk değil. Birkaç satıcı geçiyor tabii burada da, Kumburgaz’da da geçerdi, dondurma, bira, su, galeta falan satıyorlar. Biz son derece sakin bir gün geçirdik. Öğleden sonra yağmur yağmaya başladı. Bir süre daha yağmurun altında burada kaldıktan sonra dönmeye karar verdik.

Çoğu turistin aksine biz Playa Blanca’ya (Beyaz kumsal) gitmedik. Burası sürat motorlarıyla 40 dakika mesafede bir kumsal. Açıkçası bize bir kumsala gitmek için adam başı 25 dolar vermek çok geldi. Gidenler güzel olduğunu söylese de hayatimizde görebileceğimiz en güzel plaj olduğunu düşünmediğimiz için fazla sorun etmedik gitmemiş olmayı.

Cartagena de IndiasCartagena de IndiasCartagena de Indias

Son günümüzde akşam 21:30’da Medellin’e gece otobüsümüz vardı. O vakte kadar surların üzerinde gezindik. Orada burada kahve içtik. Şehrin Manga denen diğer bir bölgesinde dolaştık. Otobüs vaktine yakın bir taksiye atlayıp bangır bangır salsa eşliğinde otogarın yolunu tuttuk. Bir takım tehlikeli sollamalar, camları titreten basların eşliğinde otogara vardık.