Salento,Zona Cafeteria ve Cocora Vadisi

Medellin’den sabah erkenden ayrılarak otobüsle Armenia’ya gitmek üzere yola çıktık. Salento‘ya direkt vesait yok. Armenia’ya gidip buradan buseta ile Salento’ya devam edilebilir. Salento kahve bölgesi olarak adlandırılan bölgenin en önemli şehri.

Salento küçücük bir köy, İspanyollardan kalan evlerin bulunduğu, bir tane merkezi, güzel lokanta ve kafeleri bulunan doğanın içinde, kahve çekirdeği tarlalarının bulunduğu bir yer. Burada Posada Martha Tolima diye misafirhane tarzında bir yerde kaldık. Posadalar aslen yerli halkın evlerindeki odaları günübirlik otel gibi kiraya vermesi. Bir nevi onlarla beraber yaşıyorsunuz. Sanırım bu odada bulunduğumuz en temiz odalardan biriydi. Gayet şirin ve konforluydu. Televizyon ve internet vardı ayrıca kahvaltı da ücrete dâhildi. Köy meydanına da iki dakikada yürünüyor. Zaten köyün içinde her yere iki dakikada yürünüyor. :)Aslında planımız 3 gece burada kalmaktı ama köy o kadar tatiliydi ki 4 gece kalmaya karar verdik.

Salento

Calle Real gece vakti. Bu sokakta dükkânlar, barlar ve restoranlar var. Ayrıca köyün ana caddesi diyebiliriz.

Salento

Kolombiya köyleri hep rengârenk boyalı.

Salento

Köy kilisesi.

Salento

Köy meydanı.

Salento

Şirin bir lokanta ama burada hiç yemedik. Yemekleri nasıldır bilemiyoruz.

Salento

Rengârenk köy evleri.

Salento

La calle Real gündüz, yolun sonunda basamakları çıkınca, köye güzel bir kuşbakışı atmak mümkün.

İlk gün kahve üretim çitliklerinden birini gezdik. Yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir yürüyüş sonunda Don Elias’ın çiftliğine varılıyor. Burada yaklaşık 1 saat süren ve kahvenin toplanmasından işlenmesine kadar gecen sürecin anlatıldığı bir tura katılmak mümkün. Bu tur adam başı 6000 COP yani yaklaşık 6 lira.

Don Elias ile kısa bir sohbetin ardından torunu Carlos ile turumuza başladık. Bu çiftlikte iki tür kahve yetiştiriliyor. Arap kahvesi ve Kolombiya kahvesi. İki türün bitkisi de çekirdekleri de tadı da işlenmesi de birbiriyle ayni. Aradaki tek fark Arap kahvesinin olgunlaşmış meyvesi kırmızı renkli iken Kolombiya kahvesinin sarı renkli. Bunun haricinde bütün özellikleri aynı.

Kahve bitkisi sıcak ortamları ve bol suyu seviyor. Kahve bitkisi yaklaşık 20 sene yaşıyor ama 17 yaşından sonra verdiği çekirdeğin kalitesi düşmeye başlıyor. Ayrıca yaklaşık her beş yılda bir budanması gerekiyor. Budandıktan sonra bir sene meyve vermiyor. Ömrünün ilk iki senesi de meyve vermiyor. Bu organik tarım yapan çiftlikte bitkiyi sekiz sene sonra buduyorlarmış, 16 yaşından sonra da tamamen kesip atıyorlarmış.

Kahve bitkilerinin etrafında hep muz ağaçları ekili. Bunun sebebi muz ağacının büyük yapraklarının güzel gölgelik oluşturması. Ayrıca muz ağacı da bir kere meyve veriyormuş ondan sonra işi bitiyormuş. Ayrıca avokado ağaçları da ekili, bunlar da yine hem gölge yapıyor, hem fazla suyu emiyor hem de avokado bitkisi güzel gübre oluyormuş. Organik tarım yaptıkları için gübre olarak bu tarz şeyler kullanıyorlar ayrıca hiçbir şekilde ilaçlama yapmıyorlar. Bitkileri böceklerden korumak için etraflarına ananas bitkisi ekiyorlar. Bu bitki böcekleri çekiyor bu şekilde kahve ağacını koruyor. Ayrıca böcekler en son ananasın meyvesine gidiyormuş. Öncelikle dallarına yapraklarına gidiyorlarmış. Çiftlik sahipleri de böceklerin aklına gelmeden meyvesini yiyorlarmış.

Kahve meyveleri toplandıktan sonra ilk önce manuel çalışan bir makina yardımı ile kabuklarından ayrılıyor. Sonra bir gün boyunca bekletiliyor. Bu bir gün içinde fermantasyon sayesinde meyvelerin tatlı kısmı gidiyormuş. Daha sonra çekirdekler 10 gün kadar güneş altında kurutuluyor. Her gün düzenli olarak karıştırılıyorlar ki her taraflarına güneş ışığı gelsin. 10 gün sonunda gene manuel çalışan bir makina yardımı ile çekirdekler üstlerindeki ince zardan ayrılıyor. Daha sonra kavurma işlemi başlıyor. Çekirdekler 1 kg’lık kaplarda 1 saat boyunca kavruluyor. Kavrulma işlemi bittiğinde çekirdekler çekilmeye ve kahve yapmaya hazır oluyor. Turun sonunda biz de kahvelerinin tadına baktık. Açıkçası öğütülmüş kahve şahane de koksa kahvenin tadı çok kötüydü. Bu Kolombiya’da çok olan bir durum. Sanırım bu kadar kahve üreten ve ihraç eden ülkede kahve yapmayı pek bilmiyorlar.

Salento

Çiftliğe giden yolun başlangıcı.

Salento

Kahve bitkileriyle çevrili bir çiftlik.

Salento

Don Elias’ın çiftliği muz ağaçları ile dolu.

Salento

Kahve bitkisi. Meyveler henüz olgunlaşmadığı için yeşil.

Salento

Burada meyveleri kabuklarından ayırıyorum.

Salento

Burada da Jotabe çekirdekleri çekiyor.

İkinci gün erkenden kalktık. Cocora vadisinde trekking yapmak istiyorduk. Sabah 7:30 da bir jeep’e bindik ve Cocora vadisine doğru yola çıktık. Burada palmiye ormanları arasında ve sinek kuşu veya kalibri olarak adlandırılan kuşların koruma alanınındı olduğu bölgede 4 saatlik bir trekking yapmak mümkün. Ayrıca 3000 metre yükseğe çıkarak şahane bir vadi manzarasının tadı çıkarılabilir. Ama buraya giden yol kolay değil, hem dik yokusun verdiği yorgunluk hem de yükseklikten dolayı azalan oksijen miktarı insani biraz zorlayabiliyor. Gerçi biz yine de jet hızıyla bu yürüyüşü tamamladık. Bu kadar hızlı gitmemizin sebebi saat 12:30’daki jeepe binmek istememizdi. Bir sonraki jeep saat 3’teydi. Bazen çamurlu, bazen dik, bazen nehirlerle çevrili, palmiye ağaçlarının gölgesindeki bu yürüyüş gerçekten de güzeldi. Yolda bol bol inekle karşılaştık. Kolombiya inekleri İsviçre ineklerinden kat kat daha güzel. Çok güzel renkleri ve benek desenleri var. Akşam Ciudad Perdida trekkinginde tanıştığımız alman çiftle yemeğe gittik. Açıkçası bu çiftle gittiğimiz her şehirde tekrar karşılaştık. Sanırım Kolombiya o kadar da büyük değil. 🙂

SalentoSalento

Vadiye gitmek için bindiğimiz jeepler. 6+ kişi binebiliyor.

Salento

Bazen köprüler biraz dardı…

Salento

Dikkatli bakan gözler sinek kuşlarını görebilir. Öpüşüyorlar.

Salento

3000 metrede sislerin arasında şirin bir ev.

Salento

Salento

Inekler ve mutluluk…

Salento

Bu bölgeye has Las Palmas de Cera adli palmiye ağaçları.

Üçüncü gün ata binmeye karar verdik. Yaklaşık 4 saatlik bir turla güzel bir şelaleye gidip geri dönülüyor. Ben gayet masum bir tur olacağını düşünerek Jotabe’yi ikna ettim. Aslında o pek de meraklı değildi. Tabii ben de bizi nelerin beklediğini tam olarak bilmiyordum.

Sabah erkenden rehberimiz Carlos, evet bu 3.rehberimiz ve hepsinin adi Carlos’tu ve 3 İngiliz turist (bir çift ve oğlanın annesi) bizi atlarımızla beraber otelden almaya geldi. Ben tıngır mıngır bir gün geçireceğimizi sanırken, kısa bir süre sonra gerçekle yüzleştim ve neredeyse bu ise kalkıştığımıza pişman oldum. Çamurlarla kaplı, taşlarla bezeli, daracık patikalarda yokuş aşağı atlarla inmemiz gerekiyordu. Her adımda atların ayakları kayıyordu, taslara takılıyorlar, birbirlerine tosluyorlardı. Herkesin gerildiği bu iniş sonunda biraz düzlüğe vardık ve atlarımızı dörtnala sürerek şelaleye vardık. Buz gibi soğuk olan şelalede ancak ayaklarımızı ıslatabildik.

Dönüşümüz de ayni yoldandı. Yokuş yukarı bu çamurda çıkarken atlarımız bayağı bir terledi ben de onlara acıyarak vicdan azabı çektim. Gerçi atlar fiziksel olarak iyi durumdaydı, besili ve güçlüydüler ama yine de üzüldüm bu zor isi yaptıkları için. Neyse ki turu sağ salim tamamlamayı başardık.

SalentoBen ve çılgın kızım Pandora.

Salento

Buz gibi sulu şelale.

Son gece aşağıda resmi görülen otobüsle Arjantin’den seyahat eden bir grup genç köy meydanında bedava sinema gösterisi yaptık.

Salento

Salento ikimizin de çok hoşuna gitti. Sakinliği, güvenliği, insanları, evleri, doğası her şeyi çok güzeldi. Bu küçük köyü bayağı bir özleyeceğiz.

Sırada Popayan var…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir